Bülten ve Dergi

NSP_PREV NSP_NEXT
Oda Dergi Aralık 2015
Oda Dergi Mayıs 2012
Odadan
Oda Dergi Eylül 2012
Oda Dergi Haziran 2012
İş veya Eleman Arayanlar
Üye E-Posta
A+ R A-

Mimarlar Odası 12 Haziran 2011 Seçimleri Raporu

Ülkemizde Mimarlık / Kentleşme
Politika ve Uygulamaları,
Değerlendirme ve Öneriler

24 Mayıs 2011

Ülkemizde 1980’lerden bu yana küresel kapitalizmin kendini yeniden üretmek için dünya ölçüsündeki krizlerine çare olarak ortaya sürdüğü neo-liberal politikalar en hızlı ve engelsiz uygulama imkânını, 2000’li yıllardan beri halkın yoksulluğunu ve vicdani duygularını da kullanarak tek başına iktidar olmayı sürdüren AKP yönetiminde bulmuştur.

Temel amacı küresel kapitalizmin gelişmesi olan bu politikaların hiçbir engel tanımaksızın hayata geçirilmesi sonucu tüm dünyada özellikle de az gelişmiş ülkelerde büyük ölçüde kentsel, çevresel, kültürel kayıplar ve sosyo-ekonomik çöküşler yaşanmakta, yoksunluk ve yoksulluk derinleşmektedir.

Kapitalizmin dünya ölçüsünde yaşadığı bu krizlere çözüm bulabilmek adına tüm dünyada kendisini yeniden yapılandırdığı küreselleşme döneminde kentler, küresel ekonominin en kârlı alanlarından birisi olan servis sektörünün mekânları haline getirilmiş ve bu hizmetlerin sunumuna insan ve sermaye çekmek üzere kentlerin bütün olanaklarının seferber edilmesi öngörülmüştür. Bütün bu gelişmeler sonucunda sanayisizleşme olarak da adlandırılan bu süreç, gelişmiş veya gelişmemiş ülke kentlerinin ortak kaderi olmuştur.

Serbest piyasa ekonomisi olarak tanımlanan bu sosyal ve ekonomik seçim çerçevesinde küresel sermaye yaşamın her alanında gittikçe genişlerken, ülke ekonomisi borç sarmalına sürüklenmektedir. Devletin ve kamunun küçültülmesi söylemleri eşliğinde, başta barınma, eğitim ve sağlık olmak üzere bütün kamu hizmetleri ve kıyılar, ormanlar, kentsel alanlar, garlar, tersaneler, limanlar, okullar, hastaneler gibi kamu varlıkları özelleştirilerek küresel sermayenin yağmasına teslim edilmektedir.

Ülkemizin kaynakları, kentlerimiz, tarihsel ve doğal değerlerimiz “tüketimin örgütlendiği” alanlar olarak yağmalanmaktadır.

Kentler, üretimin örgütlendiği mekânlardan tüketimin örgütlendiği mekânlara dönüştürülmüş ve bu durum küresel bir politika haline getirilmiştir. Bu politikalara göre giderek azmanlaşan özellikle azgelişmiş ülke kentlerinde küresel sermayenin kentsel alanlara girmesinin yarattığı dinamiklere uygun olarak finansa, iletişime ve ulaşıma ilişkin altyapının geliştirilmesine, lüks barınma, konaklama ve eğlence tesislerinin kurulmasına yönelinmiş ve dış kaynaklı yatırımları çekmeye dönük girişimlere öncelik verilmiştir.

“Kentsel dönüşüm” adı altında yapılan imar ve yapılaşma uygulamalarıyla küresel sermayenin yönlendirdiği operasyonlar son yıllarda hızla ve daha kapsamlı biçimde çoğalmaktadır. Eski gecekondu ve kaçak kentleşme alanları sermayenin yeni yatırım alanları olarak önem kazanmaktadır. Sermaye birikim süreçleri açısından, bir kısmı kentin merkezinde olan eski gecekondu bölgeleri ve eski sanayi alanları değişim değeri kazanmışlar ve emlak geliştiricilerinin ilgisine neden olmuşlardır. Bu yaklaşımlar bağlamında, geçmişte plansız gelişmeyi, gecekondulaşmayı meşrulaştıran politikalar, günümüzde “varoş” söylemiyle bu alanlara el konulma süreçlerinin taşeronları haline gelmiştir.

Böylelikle bütünleştirici kentsellik anlayışı yerine, noktaya odaklanan ve bu nedenle eşitsiz sosyo-mekânsal yapıların ortaya çıkmasına neden olan parçacıl bir kentsel gelişme anlayışının izlenmesi yeni bir politika olarak kabul edilmiştir. Değişen bu kentsel politika ve planlama anlayışının sonucu olarak kentler ve çeperlerindeki ekolojik rezerv alanlarındaki en kapsamlı tahribat, yıllardır mücadele edilen gecekondu ya da kaçak yapılaşma yerine, merkezî ve yerel yönetimlerin meşruluğu tartışılır yasa, planlama ve proje kararları ile meydana gelmeye başlamıştır.

Tüm bu nedenlerle yaşanan küresel krizin odağında "mimarlık ve kent mekânı" bulunmaktadır.

Mimarlık, kültürel ve sanatsal bir ifade biçimi ve toplumsal bir kültür öğesidir. Mimarlık, hem kültürel bir öğe olarak bütün bir dünyaya aittir, evrenseldir; hem de ürünleriyle bir yere aittir, yereldir. Ülkelerin kültürel birikiminin en önemli bölümüdür, kentlerin ya da ülkelerin uygarlık düzeyini gösterir. Ülkelerin ve kentlerin dünyadaki yerlerini belirler. Ancak bugün kapitalist sistem, üretim, tüketim ve bölüşümü yeniden yapılandırmakla yetinememekte, sürdürülebilirliğine uygun bilinç ve kültürü de yeniden üretmektedir. Bilimsel bilgi birikim sürecinin dahi sistemin kendini yeniden üretebilmesine olanak sağlamak üzere piyasanın yeni koşullarına göre kendini uyarlayarak neredeyse her gün yeniden üretildiği günümüzde, insana, topluma ve doğaya ilişkin her alan gibi sanat ve kültür alanı da yeniden yapılandırılmakta, yeniden tanımlanmakta ve piyasa kuralları tarafından güdümlenen ekonomik bir sektöre dönüştürülmektedir.

Ülkemizde yatırımların büyük bir bölümü inşaat alanında gerçekleşmekte, mimarlık hizmetleri, ta­sarım, uygulama, yönetim ve denetim boyutuyla bu yatırımların en önemli bileşeni olmaktadır. Yönetimlerin de bu önemin farkında olmaları ve mimarlık hizmetlerinin niteliğinin geliştirilmesine katkıda bulunmaları beklen­mektedir. Ancak, ülkemizde birçok mekanizma doğasına aykırı olarak çalıştırılmaktadır. Yerleşmelerdeki mimarlık hizmet­lerini desteklemek, mimarı kentsel gelişimin ay­rılmaz bir parçası olarak görmek, niteliğin sağlan­masında yerel teşviklerin, mimari yarışmaların, iş sahiplerini bilinçlendirmenin önemli olduğunu be­nimsemek yerine, tasarıma saygı duymayan, mes­lek Odasının denetimine duyarsız kalan, mimarı ve meslek Odasını kentin ve gelişmenin karşısında gören bir propaganda pompalanmaktadır.

KENTLEŞME VE PLANLAMADA YETKİ KARMAŞASI

Ülkemizde bugün “demokratik, bilimsel ve insan odaklı” bir temele bağlı olarak kentleri planlayacak ve bu planı hayata geçirebilecek mekanizmalar söz konusu değildir. Var olan yapılar ya yok edilmiş, ya içi boşaltılmış ya da başka amaçları gerçekleştirmek üzere yeni kurumlar oluşturulmuştur.

Kentleşme ve planlama alanı bütünleşik bir stratejiden yoksun bırakılarak, sektörel temelli çok başlı bir yapıya büründürülerek dağınık hale getirilmiştir. Planlama ile ilgili kurumların yıllarca süren çalışmalarına bağlı olarak oluşan birikim ve deneyim yok edilmiş, İller Bankası, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı gibi kurumlar işlevsizleştirilirmiş, diğer bakanlık ve kurumlar plan yapma ve onama yetkileriyle donatılmıştır. Bunun sonucunda kentlerin geleceği açısından süreç belirsiz ve endişe veren bir aşamaya gelmiştir.

Plan yapma ve uygulama süreçlerinin birlikteliği ve buna uygun olarak kademelendirilmesi ilkesine aykırı olarak çeşitli yasal düzenlemelerle planlama yetkileri birbiriyle bağı olmayan farklı kurumlara verilmiştir. Buna göre çevre düzeni planları ölçeğinde Çevre ve Orman Bakanlığı; turizm alan ve merkezlerinde Kültür ve Turizm Bakanlığı; organize sanayi bölgelerinde Sanayi ve Ticaret Bakanlığı; kıyılarda Bayındırlık ve İskân Bakanlığı; toplu konut alanlarında ve fiilen her yerde Toplu Konut İdaresi (TOKİ) Başkanlığı; özel çevre koruma bölgelerinde Özel Çevre Koruma Kurulu; nazım imar planlarında Büyükşehir Belediyeleri; il çevre düzeni planlarında İl Özel İdareleri; nazım ve uygulama imar planlarında Belediyeler vb kurum ve kuruluşlar plan yapma yetkisine sahiptirler.

Merkezî hükümetin her şeye müdahale etme ve dikte anlayışını kentleşme ve planlama süreçlerinde bariz bir şekilde görmekteyiz. Toplum katılımını ve yerel yönetimleri yok sayan uygulamalar “ileri demokrasi” söylemlerine karşın sık sık gündeme gelmekte ve hatta geçmişte var olan yerel yönetimler üzerindeki vesayet daha da güçlendirilmektedir. Bu nedenle belediyeler yasal yetkilerini dahi kullanamaz duruma gelmişlerdir. İtiraz etmeleri halinde Hazine yardımı kısılmakta, hükümetin yapmakla yükümlü olduğu yatırımlardan men edilmekte ve soruşturmalarla hareket edemez hale getirilmektedirler.

Böylesine parçalı ve çok otoriteli ve vesayetçi bir yapının, ülkenin ve kentlerin akılcı ve rasyonel olarak planlı gelişmesini sağlaması mümkün değildir. Yetki dağınıklılığının oluşmasında sektörel paylaşımın esas alındığı anlaşılmakta ve bu kesimlerin taleplerinin önündeki her türlü hukuki ve şehircilik ilkeleri bakımından engel görülen hususların aşılması hedeflenmektedir. Bu model ve anlayışla, istense de kentlerin sağlıklı, yaşanılır, afetlere karşı güvenli, kimlikli ve geleceği düşünülerek karar üretilmesine fiilen olanak yoktur. Uygulanmakta olan politikalarda “rant” beklentilerinden başka bu tür kaygılardan söz etme olanağı dahi bulunmamaktadır.

 

KENTLERİN KİMLİKSİZLEŞMESİ

Kapitalist temelli küreselleşme ile birlikte dünyada kültürlerin, farklılıklarçık ve net kuralların konulmasına bağlıdır.

4734 sayılı Kamu İhale Kanunu, 2003 yılı başında AB ile uyum gereklerine paralel olarak yürürlüğe konulmuştur. Bazı eksiklikleri olsa da başlangıçta olumlu karşılanan bir yasal düzenleme olmuştur. Ancak yürürlüğe girdiği tarihten sonra 4734 sayılı Kanun’u değiştiren toplam 20 kanun çıkarılmıştır. Bu değişiklikler her ne kadar AB’ye uyum, uygulamadaki sorunları giderme vs. gerekçelere dayandırılmakta ise de, esasen pek çoğu siyasi rant amacına dayanmaktadır.

Nitekim yapılan bu değişikliklerle, kapsam maddesi daraltılmış ve pek çok kurum kanun kapsamı dışına çıkarılmıştır. Enerji, su, ulaştırma ve telekomünikasyon sektörlerinde faaliyet gösteren teşebbüs ve işletmelerin söz konusu kanuna tabi olmaması öngörülmüş ve hâlâ bu alanlardaki ihaleler yasal bir çerçeveye oturtulmamıştır. Yine kanunun istisnaları düzenleyen maddesi farklı zamanlarda yapılan değişikliklerle genişletilmiş, pek çok kamu alımı istisna tutulmuştur. En önemlisi, bugün kamu kaynaklarını kullanarak büyük yapım ihalelerini gerçekleştiren TOKİ’nin, yasanın 68/c maddesine göre önemli ölçüde İhale Kanunu’ndan istisna edilmiş olmasıdır.

Bu süreçte ihaleye katılma yeterlilik kriterleri rekabeti önleyecek sonuçlara yol açacak şekilde değiştirilmiştir. Doğrudan temin yapılacak alanlar genişletilmiştir. Yapım ihalelerinde uygulama projesi hazırlama koşulunun istisnaları artırılmıştır. Kamu İhale Kurumu’nun (KİK) iddiaları inceleme yetkisi kısıtlanmış, şikayet başvuruları zorlaştırılmıştır.

Kanunun çıktığı 2002 yılından sonra yapılan pek çok değişiklikle daraltılan kapsam maddesi ve genişletilen istisna maddeleri ve yapılan diğer düzenlemeler, İhale Kanunu’nu siyasi iktidarlara yakın bir sermaye birikimi modeli yaratmanın aracı haline gelmiştir. İhale sistemi yolsuzluk ve usulsüzlüklere giderek daha açık bir hal almıştır.

TOKİ Yasası
Başbakanlık’a bağlı kamu tüzel kişiliğine sahip Toplu Konut İdaresi Başkanlığı, 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu’nda son yıllarda yapılan değişikliklerle görev alanı oldukça genişletilmiş bir kuruma dönüşmüştür.

Önce 2003 yılında çıkarılan 4966 sayılı Kanun’la TOKİ’ye, yurtiçinde veya yurtdışında doğrudan veya iştirakleri aracılığıyla proje geliştirmek; konut altyapı ve sosyal donatı uygulamaları yapmak veya yaptırmak, kaynak sağlanmasını teminen kâr amaçlı projelerle uygulamalar yapmak veya yaptırmak, doğal afet meydana gelen bölgelerde gerek görüldüğü takdirde konut ve sosyal donatıları, altyapıları ile birlikte inşa etmek, teşvik etmek ve desteklemek gibi görevler verilmiştir.

TOKİ, 2004 yılında yapılan değişikliklerle, uygulama yapacağı alanlarda, her türlü ölçekteki imar planı yapma, yaptırma ve tadil etme, gerçek ve tüzel kişilere ait arazi ve arsaları ve bunların içerisinde veya üzerinde bulunan her türlü eklenti ve yapıları kamulaştırma, gecekondu dönüşüm projeleri geliştirme, inşaat uygulamaları ve finansman düzenlemeleri yapma konularında da yetkilendirilmiştir.

Kanuna 2004 yılında 5273 sayılı Yasa ile eklenen 9. madde ile TOKİ tarafından yapılacak veya yaptırılacak yapılara, mimari, statik vb. her türlü sorumluluğun Başkanlık tarafından üstlenilmesi ve mülkiyetin belgelenmesi kaydıyla başkaca belge istenmeksizin müracaat tarihinden itibaren on beş gün içinde avan projeye göre yapı ruhsatı verilmesi olanağı getirilmiştir.

2006 yılında eklenen fıkra ile TOKİ tarafından yaptırılan her türlü inşaatın yapı kullanma izin belgesi müracaatlarında, Başkanlığın geçici kabulünün yapılmış olması dışında belediyelerce başka belge aranmayacağı ve bina inşaat harçları ve diğer harçların tarifedeki en az tutarlardan alınması kuralı getirilmiştir.

Nihayet 2008 yılında 5793 sayılı Yasa ile TOKİ’nin o zamana kadar donatılmış yetkilerle ayrıcalıklı konuma gelmiş olması yeterli görülmeyerek, planlama, proje, vergi muafiyetleri vb. alanlardaki yetkileri daha da genişletilmiş, bu alanlarda yerel yönetimlerin plan onama yetkileri kısıtlanmıştır.

Bugün TOKİ’nin elinde büyük bir arsa stoku bulunduğu, konut yapımı konusunda nesnel ölçütler ve bilimsel araştırmalara dayalı bir stratejisi olmadığı, plansız konut yapımının söz konusu olduğu, çoğu zaman yapı ruhsatı alınmadan işe başlandığı, gecekondu dönüşüm projelerinin nerelerde uygulanacağına ilişkin standartların bulunmadığı, kurumun İhale Yönetmeliği’nin kötüye kullanımlara elverişli olduğu biçiminde pek çok sorun resmî raporlarla da tespit edilmiştir.

Devletin konut ihtiyacı ile ilgili tedbirleri alma görevini yerine getirmek üzere kurulmuş bulunan ve Hazine’ye ait binlerce arsa ve araziyi “toplu konut üretmek amacıyla” devralan TOKİ Başkanlığı’nın gerçekleştirdiği projelere bakıldığında, dar gelirliyi konut ve arsa sahibi yapma amacından uzaklaşmış olduğu görülmektedir. Görev alanı bu denli genişlemiş olan TOKİ, yasasındaki “İdareye kaynak sağlanmasını teminen kâr amaçlı projelerle uygulamalar yapmak veya yaptırmak” hükmüne dayalı olarak lüks konut veya kâr amaçlı yatırımlara yönelmiştir. Üstelik kâr amaçlı işler yaptığı ileri sürülmesine rağmen, kâr edip etmediği denetlenmeyen bir kuruluştur.

Kentsel Yenileme / Dönüşüm
2005 yılında kabul edilen 5366 sayılı Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıklarının Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun ile tarihî ve kültürel değere sahip alanlarda “kentsel yenileme” adı altında herhangi bir üst plan belgesine bağlı olmadan, kamusal denetimden kaçırılan rant amaçlı projelerle, evrensel ve bilimsel kuralları gözardı eden uygulamalar yapılmakta, bu uygulamalarda kamu yararı şartı gözetilmeksizin acele kamulaştırma yolu kullanılarak ciddi bir mülkiyet dönüşümü yaratılmak suretiyle toplumsal ayrışmalara ve sorunlara yol açılmakta ve kültürel ve tarihî mirasımız yok edilmektedir.

Bu yasa ile özellikle İstanbul'daki Sulukule ve Tarlabaşı projeleriyle gündemde yer alan “yıpranmış tarihî kent dokuları”nda sözde yenileme uygulamaları olarak yaygınlaşan “kentsel dönüşüm”, 5998 sayılı Kanun’la tarihî nitelik taşımayan kentsel alanları da kapsayacak bir düzenlemeye kavuşturulmuştur.

2010 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5998 sayılı Kanun’la “5393 sayılı Belediye Kanunu”nun “Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Alanı” başlıklı 73. maddesi değiştirilmiş, yapılan değişiklik ile belediye ve mücavir alan sınırları içerisinde “imarlı-imarsız, yapılı-yapısız” tüm alanlar, dönüşüm kapsamı içerisine alınmıştır. Uygulamaya tam bir keyfilik getirilmiş ve bununla da yetinilmeyip, Türkiye’deki birçok il merkezinden daha büyük bir yerleşmeyi kapsayacak büyüklükte bir alan olan 500 hektara kadar alanların, adet sınırı olmaksızın dönüşüm alanı ilan edilmesi düzenlenmiştir. Bu çerçevede “Kentsel Dönüşüm ve Gelişme Alanı” adı altında bütüncül planlama anlayışından uzak, kentin genel planlama hedeflerini olumsuz etkileyecek, şehircilik ilkelerine aykırı, hiçbir bilimsel gerekçeye dayanmayan parçacı planlama anlayışının önü açılmıştır.

Bu yasa değişikliği ile, “konut alanları, sanayi alanları, ticaret alanları oluşturulmak üzere” kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri adı altında kişilerin mülkiyet güvencesi ortadan kaldırılmış, belediyelere kamulaştırmasız el atma hakkı tanınmış, 3194 sayılı İmar Kanunu’ndaki planlama ile ilgili esaslar bertaraf edilmiş, ilçe belediyelerinin imar yetkileri büyükşehir belediyelerine verilmiş, kişilerin bu uygulamalara karşı yargıya başvurularının önü kapatılmaya çalışılmıştır.

Bu yasal düzenleme, sadece kent merkezlerinde değil, kent çeperlerinde de yasal ya da yasadışı oluşmuş her türlü yerleşme alanlarında, şehirciliğin genel ilkelerine ve kentsel bütünlüğü gözetmesi gereken planlama hiyerarşisine uyulmadan, mevzii ve keyfi imar uygulamalarına; dahası insanların yaşadıkları mekânlardan adeta zorla çıkartılarak aynı yerlerde dönüşüm adına yeni emlak pazarlama alanları yaratmaya olanak sağlamaktadır.

Kıyı Kanunu
Anayasa’da kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu, kıyıların herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açık olacağı, kıyıdan yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetileceği ilkesi benimsenmiştir.

1992 yılında yürürlüğe giren Kıyı Kanunu’nda da aynı anlayışla, kıyının herkesin eşitlik ve serbestlikle yararlanmasına açık olduğu, buralarda hiçbir yapının yapılamayacağı, duvar, çit, parmaklık, tel örgü, hendek, kazık vb engellerin oluşturulamayacağı, hüküm altına alınmıştır

Kıyıda yapılabilecek yapıları ise, iskele, liman, barınak, yanaşma yeri, rıhtım, dalgakıran, köprü, menfez, istinat duvarı, fener, çekek yeri, kayıkhane, tuzla, dalyan gibi kıyının kamu yararına kullanımı ve kıyıyı korumak amacına yönelik altyapı ve tesisler ile faaliyetin özelliği nedeniyle kıyıdan başka yerde yapılması mümkün olmayan tersane, gemi söküm yeri vb özelliği olan yapı ve tesislerle sınırlandırılmıştır.

İlk olarak 2003 yılında 4971 sayılı Kanun ile özelleştirme kapsamındaki kuruluşların kullanımında bulunan kıyıdaki arazi ve yapılar için kıyı kenar çizgisi tespiti, her türlü imar planlarının hazırlanması, ruhsat gibi işlemleri yapma yetkisi Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’na verilerek, kıyıdaki bu yerlere ilişkin yerel yönetimlerin imar yetkileri alınmış ve bu alanlarda planlama bütünlüğünü bozan kararların alınmasının önü açılmıştır.

Ardından 2005 yılında 5398 sayılı Kanun ile kıyıda yapılabilecek yapılar arasına organize turlar ile seyahat eden kişilerin taşındığı yolcu gemilerinin (kruvaziyer gemiler) bağlandığı, günün teknolojisine uygun yolcu gemisine hizmet vermek amacıyla liman hizmetlerinin (elektrik, jeneratör, su, telefon, internet vb teknik bağlandı noktalarının) sağlandığı, yolcularla ilgili gümrüklü alan hizmetlerinin görüldüğü, ülke tanıtımı ve imajını üst seviyeye çıkaracak turizm amaçlı (yeme-içme tesisleri, alışveriş merkezleri, haberleşemeye yönelik üniteler, danışma, enformasyon ve banka hizmetleri, konaklama üniteleri, ofis binaları) yer aldığı kruvazyer ve yat limanlar eklenmiştir.

Kıyıların herkesin kullanımına açık olacağı ilkesi, kamu yararının gözetilmesi ilkesi, kanuna eklenen bu madde ile ortadan kaldırılmıştır.

Kanunun bu maddesine dayanarak, esasen kruvaziyer liman potansiyeli olmayan yerlerde dahi, kruvaziyer liman tanımı içinde kıyıda alışveriş merkezlerinin, ofislerin, yeme-içme tesislerinin yapıldığı görülmektedir. Kıyılardan herkesin eşit ve serbestçe yararlanabilme özgürlüğü bu uygulamalarla sona erdirilmiş, kıyılar yabancı sermayenin rant tesisleri alanı haline getirilmiştir.

Tarım Alanları ve Ormanlar
2005 yılında 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nun Geçici 1. Maddesi ile yasadışı işgalle tarım arazilerini yok eden uygulamalara “af” getirilmiştir. Yasanın yürürlük tarihinden önce izin alınmadan tarım arazilerini tarım dışı kullanıma açanların para cezası karşılığı affı ile, tarım dışı işgaller yasal güvenceye kavuşturulmuştur.

İktidarın gündeminden hiç düşmeyen bir diğer konu ise 2/B arazileri olarak anılan orman vasfını yitiren alanların satışıdır. İlk olarak 2003 yılında 2/B kapsamında 473.000 hektar yerin satışı gündeme getirilmiş ve bunun için 4841 sayılı Yasa ile Anayasa’nın 169. ve 170. maddeleri değiştirilerek, 25 milyar Dolar gelir sağlanacağı açıklanmıştır. Ancak bu Anayasa değişikliği Cumhurbaşkanı tarafından “yağmayı artıracağı, suç işleyerek ormanda yer elde etmiş kişilerin bu yolla ödüllendirilmiş olacağı ve ormana zarar vermeyen, yasalara ve Anayasa’ya saygılı yurttaşların devlete, hukuka ve yasalara güvenini sarsacağı” gerekçeleriyle veto edilmiştir. Bir süre dondurulan bu konu 2005 yılında “2924 sayılı Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi Hakkında Kanunda Bazı Değişiklikler Yapılması ile Orman Kanunu’nun 2. Maddesinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Taslağı” adıyla ve daha sonra pek çok kez gündeme getirilmiştir. Nitelikleri ve işlevleri ile toplumun ve insanlığın ortak değerleri olan ve asla özelleştirmeye konu edilmemesi gereken bu alanların yerli ve yabancı sermayeye satılması siyasal iktidarın hedeflerinden biri olarak güncelliğini korumaktadır.

Turizmi Teşvik Kanunu
1982 yılında çıkarılan 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu’nun taşınmazların turizm amaçlı kullanımını düzenleyen 8. maddesinin bazı bentlerinin “ormanlar” yönünden iptal edilmesine ilişkin Anayasa Mahkemesi’nin 7 Mayıs 2007 tarihli kararı üzerine, 5761 sayılı Kanun ile iptal edilen maddelerin yerine iptal gerekçeleriyle örtüşmeyen yeni düzenlemeler getirilmiştir.

Yasanın 8. maddesindeki bir kısım düzenlemeler, Hazine’ye ait olan yerlerdeki ormanların ilgili kuruluşlarca yatırımlara tahsisi, kiralanması ve bunlar üzerinde irtifak hakkı tesisini hukuken olanaklı kılmaktadır. Buna rağmen Anayasa Mahkemesi, ormanların orman olarak korunmasında üstün kamu yararı bulunduğu, ormanların hangi hallerde turizm yatırımlarına tahsis edileceğine ilişkin hiçbir belirleme yapılmadan ve herhangi bir sınır konulmadan tahsise imkân tanınmasının Anayasa’nın 169. maddesine aykırı olduğuna karar vermiştir. Bu karar üzerine Turizmi Teşvik Kanunu yeniden ele alınarak, 5761 sayılı Kanun ile Anayasa Mahkemesi’nin kararındaki iptal gerekçelerini ortadan kaldırmayan, sadece karardan sonra tahsisleri iptal edilen yatırımcılara, tahsislerini geri vermek amacıyla yeni düzenlemeler yapılmıştır.

Geçmişten bu yana yeterli turizm politikalarının olmayışı nedeni ile ülkenin turizm politikaları güneş, deniz, kum üçgeni ön plana çıkarılarak belirlenmiş ve kıyılardaki orman alanları turizm tesislerine tahsis edilmiştir. Yerel halkın kıyılardan ve sahil şeritlerinden yararlanma olanakları ortadan kaldırılmıştır. Sadece ortadan kaldırılmamış, gelecek kuşaklara miras olarak bırakılması gereken ve yine sürdürülebilir turizm açısından vazgeçilmez doğal ve kültürel değerler yok edilmiştir. Oysa doğal ve kültürel değerleri koruyan, ayrıcalıklı imar haklarına olanak vermeyen, sürdürülebilir turizm politikalarının üretilmesine yönelik kararlar içeren, toplumun her kesiminin kabul edebileceği yeni bir yasa hazırlanması gerekmektedir.

 

MİMARSIZ MİMARLIK ORTAMI MÜMKÜN DEĞİLDİR

Mimarlık ve mimarların asli sorumlulukları unutturulmaya ve dışlanmaya çalışılmaktadır.

Özellikle çokuluslu şirketlerle işbirliği yapan belediyeler eliyle en temel altyapıların özelleştirildiği fiziksel çevrelerin ve ka­munun malı olması gereken en temel servislerin kişilerin kullanımına verildiği bir ülkede, "mimar"ın adı giderek unutturulmak istenmektedir. Yerel yönetimlerin bu kabul edilemez davranışla­rı, doğal olarak kullanıcılara ve işverenlere de yansımakta, mimarı "ruhsat aracı" ya da “sermayenin simgesel ve mekânsal ihtiyaçlarına kalem ve reklâm aracı” olarak görme eğilimi art­maktadır.

Mesleğini temel ilkeleri ve etiği ışığında gerçekleştirmek isteyen meslektaşlarımız işsizlik sorunuyla baş başa kalmakta, hükümetin rant ve yağma politikalarına alet olabilme becerisi bu sistemde mesleği uygulayabilmenin neredeyse tek koşulu haline getirilmektedir. Dışa bağımlı ve ekonomisi sürekli kriz içerisindeki ülkemizde ücretlerin düşüklüğü, işsizliğin büyümesi, mimarların hayat standartlarının altında yaşamak zorunda bırakılması, mimarlık bürolarının küçülmesi ve kapanmak zorunda kalması, ekonomik çöküntünün göstergelerinden bir kısmını oluşturmaktadır. Bu bağlamda, mesleki-kamusal-toplumsal gereksinimlerin öne çıkarılması gerekirken, serbest piyasa koşulları amansızca dayatılmakta ve bu yıkımın gerektirdiği hizmet biçimleri yasallaştırılarak yapı üretim sürecinin bütünü sermayenin çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılmaktadır.

Çıkartılan yüzlerce kanun ve kararnameyle ülke kaynakları, kıyılar, ormanlar, akarsular, kentsel ve kırsal alanlar küresel sermayenin talanına sunulmuş, hayatta kalabilen mimarlık büroları inşaat devlerinin ve yabancı firmaların taşeronları veya imzacılarına dönüşmüş, diğer taraftan TOKİ ve kentsel dönüşüm uygulamalarında olduğu gibi ülke bütününde plansız ve mimarsız konut üretimi kentsel yağmaya dönüştürülmüştür.

 

MESLEK ODALARINA KARŞI ÇOK BOYUTLU BASKILAR GÜNDEMDE

Son yıllarda meslek Odalarının işlevsizleştirilmesi ve etkisiz hale getirilmesi için anti-demokratik dayatmalar gündemdedir.

Yeniden yapılandırma adı altında sürdürülen bu tasfiye sürecinde, idarelerin uygulamalarını toplum yararına ve kamu yetkisi kullanarak denetlemek olan meslek kuruluşlarının işlevsizleştirme girişimleri de hızla sürdürülmektedir. Ancak ülkemizde tüm mimarların bir çatı altında toplanmasını sağlayan meslek örgütümüze, kamu kurumlarında çalışan mimarların üyelik zorunluluğu bulunmaması ve mesleki denetimlerin idarelerin keyfiyetine bırakılması ve ticarileşen eğitim politikaları eşliğinde özel mimarlık okullarının denetimsiz ve koşulsuz olarak çoğaltılması nedeniyle sahte diplomalar sorunu giderek artmaktadır.

Daha da vahimi sahte oldukları tespit edilen bazı diplomalara Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanlığı tarafından “Denklik Belgesi” düzenlendiği görülmüştür. Bu da YÖK‘ün belge düzenlerken herhangi bir inceleme yapmadığını göstermektedir. YÖK’ün hâlihazırda denklik incelemesi sırasında sadece transkriptlere bakarak denklik vermesi, ders içeriklerini göz ardı etmesi ve Türkiye’deki mimarlık eğitimine denk bir eğitim almamış kişilere “mimar” unvanı vermesi bir problem iken, diplomaların gerçekliği konusunda araştırma yapmaması diğer bir sorun olarak ortaya çıkmıştır.

Bu koşullarda mimarlık ve kent yağması karşısında, bilimin rehberliğinde, kamu, toplum ve meslek yararına meslek Odamızın özverili çabaları artarak devam etmektedir.

Kentlerimizin uğradığı yağma ve talan süreci konusunda Mimarlar Odası’nın yürüttüğü mücadele, bu rapora sığdırılamayacak kadar büyüktür. Odamızın düzenlediği pek çok sempozyum, toplantı, çalışma raporu ve açılan davalar, bu yağma sürecini geleceğe ibret notu olarak tarihe yazmaktadır.

Bütün bu olumsuz gelişmelere karşın, ülkemiz mimarlığının ve onun örgütü olan Mimarlar Odası'nın toplum nezdinde kanıtlanmış saygınlığı, tüm yönetsel ve rant baskılarına rağmen temel dayanağımız ve çıkış noktamızdır.

Mimarlık mesleğinin insani özü ve Mimarlar Odası tarihi içinde mücadelelerle oluşmuş birikimimiz ile, bu­gün giderek kentlerimizi yaşanmaz hale getiren, bir tüketim ve rant alanı olarak dönüştüren ve kentsel değerleri küresel sermayenin hizmetine sunan bu anlayışın değiştirilmesi yolundaki davranışımızdan asla vazgeçmeden, kentlerin yeniden üretici niteliğinin öne çıkarıl­dığı, bir kültürel üretim alanı olarak yaşanabilir bir niteliğe kavuştuğu, insana yaraşır geleceğe ulaşma çaba ve umudumuzdan ödün vermeyeceğiz.

 

TMMOB MİMARLAR ODASI

Etkinlikler

Tüm Etkinlikler